Çarşamba, Şubat 15, 2012

love song

no no no, cities don't change people. people don't even change people. we are who we are.
do you really think we're gonna beat the odds?
fuck the odds. we'll make our own odds.
you're incredibly naïve.
and you're incredibly incredible.

şehirler insanları değiştiriyor, böyle kalmasını istiyorsak, burada kalmalıyız, döndüğümüzde hiçbir şey aynı olmayacak, benzeri cümleleri ben de akıl edip bir araya getirmiştim zamanında. yıllar evvel deyip senelerin ne kadar çabuk geçtiğini bir kez daha hatırlamak istemiyorum. ve aynen dediğim gibi de oldu, öncesinde ve sonrasında defalarca tekrarlanacağı gibi. dizi senaristi de olurmuş benden, dün gece californication'ın son sezonunda rock ekseninden çıkıp r&b ve rap dünyasına adım atmasıyla ilgili yaptığım negatif yorumların birçoğunu da geri alarak, buna kanaat getirdim. zaten son günlerde benden siyaset bilimci haricinde birçok şey olabileceğine sıklıkla kanaat getiriyorum.

benim içimdeki pırıldayan dokunun yüzeye çıkmasını sağlayan tek bir şehir vardı. ama artık oraya geri dönme planları yapmayı bile bıraktım. onun yerine son zamanlarda güzel olan her şeyi uygun yerlerden içime doğru ittiren şehre yerleşmek için gerekli planları yapmaya başladım bir anda. korkuyorum. korktuğumu herkes biliyor. bilmeyenler de tahmin edebiliyordur zaten. ama bazı şeyleri yaşayıp görmeye mecburuz insanoğlu olarak. ben plan yaparken tanrı değilse bile başkalarının uzaktan bakıp sinsi sinsi gülümsediğinin farkındayım yoksa, hiç merak etmeyin. bazı şeyleri en zor koşullar altında denemek belki de en iyisi, belki de bir gün olmadık bir yerden bir kaçış yolu çıkıverir, her şeyi geride bırakıp en güzel şeye hazırlıksız yakalandık diyebiliriz belki o zaman. korkuyorum, ama umutlu olmak için de iyi nedenlerim var kısacası.

Cumartesi, Şubat 04, 2012

the personal is political.

öyle.

bu aralar uzun yazılarımı yayınlamaktansa taslak halinde saklamak daha iyi diye düşünüyorum.

Çarşamba, Şubat 01, 2012

adsız.iki

hayal kurmaktan korkmaya başladığım nokta. işte sorun hep orda başlıyor.

Cumartesi, Ocak 21, 2012

nobody fucks with jesus.

bugün sol frame'den "takip edilesi bloglar" başlığına tıklayıp gittiğim bir blogun ilk iki-üç sayfasına göz gezdirince artık başka insanların dramlarını okuyabilmek için fazla yorgun olduğumu hissettim birden. insanlar sonsuza dek istiklal caddesinin taşları üzerinde eski sevgililerini falan düşünüp o günlük şemsiyelerini açmamaya karar vermeye devam edecek olabilirler, sanırım detayları bilmek istemiyorum.

bu sabah kabusların kolay kolay insanın hayatından çıkmadığına bir defa daha şahit oldum, yastık ne kadar güzel kokarsa koksun. insanlar rüyalarında zaman anlayışlarını eğip bükerler genelde, mesela istanbul'dan otobüse binip kendini bir anda new york'ta bulan tanıdıklarım var. bense rüya görürken dahi cihangir'den babıali'ye tramvayla 25 dakkada gidip gidemeyeceğimi falan hesaplıyorum ya hesap kitap yapmayı bari kabus görürken bıraksan iyi olacak diyorum bu sabah kendime.

eski kabusların yerine yenilerini koyarak eskilerinden kurtuluyoruz ya da eskilerin etkisini hafifletiyoruz galiba. karakterler zaman içinde daha güleryüzlü, daha güzel yan flüt çalan insanlar haline gelebiliyorlar. ama ben doksan yaşımı da görsem bilinçaltımın zenginliğine akıl erdiremeyeceğim, o kesin. sembolizme ise hiç girmek istemiyorum. bir de istanbul'a dönmeyi hiç istemiyorum. düşman olduğum konseptlere savaş ilan edesim falan da hiç yok. tinerle inceltilmiş kabuslarım, dizi dizi hakediş klasörlerim, excel tablolarım, double-bladed light saber'ım ve koynumda kocam olduğu sürece gayet mutluyum bu aralar.

Cuma, Ocak 06, 2012

every you every me.

anca üniversiteye başladıktan sonra gerçek dünyaya adım atıp hayat deneyimi edinmeye başlayabilen insanlardan bir türlü hoşlanamadım şu hayatta. hep de beni buldular. üniversitedeyken iel mezunu, fakat oktoberfest'in ne demek olduğunu bilmeyen arkadaşım dahi olmuştu. azıcık etrafına bakınmaya, dünyayı keşfetmeye ve uzantısında kendini tanımlamaya başlamak için 18 yaşına gelmeyi beklemenin biraz fazla olduğunu düşünüyorum sanırım. belki de daha doğrusu yaşadığınız/büyüdüğümüz ülkenin ordan oraya koşuşturma mecburiyetleri 18'den sonra buna yeterli zamanı bırakmıyor. yıllar geçtikten sonra suit'lerini giyip, üzerlerine bir takım yeni mecburi sıfatlar yapıştırıp yetişkinler dünyasına adım attıklarında kendini tanımaya fazlaca zaman ayıramamış olmanın verdiği bir eksiklik, daha doğrusu bir çiğlik oluyor bunların üzerinde.
nedense bu insanlardan hep biraz korktum. siz keyifle içkinizi yudumlayıp içinizden gelecek planları yaparken karşınıza geçip eski günlerden bahsettiklerinde, "good old days"i hatırlayıp mutlu olmak gibi bir nostalji hissinden ziyade, bir çeşit oraya geri dönme dürtüsü, ayak bileğinizden kavrayıp sizi de beraberinde geri çekme ya da en azından yavaşlatma isteğinin kokusunu alıyorum hep. dahası geleceğe dair düşündüğümde, elli yaşına geldiğinde karşınıza oturup dün gece bardan kaldırdığı çıtırdan bahseden, uygunsuz durumlarda sarhoş olup etrafına rahatsızlık veren kel ve göbekli amcalar, ya da size işlerden istifa edip birlikte avrupa'da backpacking yapmanız konusunda tekliflerle gelen tuhaf kadınlar olarak canlanıyor bu insanlar hep gözümde. tüyler ürpertici bir his bu.
(paylaşmak istedim.)
bu sabaha baş dönmesiyle beraber de olsa güzel müziklerle açtım gözümü. pos yeni gitaristinin adını (spelling hatası ile de olsa) açıklamış. yine bebek gibi bir adam. artık kimler konserlerde sahneye uzanıp kaslarını öpmek ister bilemem. izlandalı olması da ayrı güzel tabii. burdan buyurup dinleyebilirsiniz. hadi bakalım.

Pazartesi, Ocak 02, 2012

why?

"i don't know. i don't think i have ever known. i think sometimes you get it right at the first time and then it defines your life. it becomes who you are."

Cuma, Aralık 30, 2011

umut'a.

ocakbaşımı özledim doğrusu. thales room'un, göthe'nin falan önünden geçip kapısının önünden balkan lokantası'na doğru yürürken bir dolu insanın aklına ben geliyorsam "benim" mekanım dememem için herhangi bir neden yoktur, zannediyorum. önümüzdeki günlerde istanbul gecelerinden birini umut'a ayırmalı. belki şu an feysbuk profil fotoğrafımı oluşturan üçlü halinde gidilmeli hatta. bu da kendilerine buradan gönderdiğim bir talep olsun, hadi bakalım.

astronomi saatinin takvim saati ile bire bir örtüşmemesi falan gibi gerekçelerle gelen insanlara şu sözüm. yeni yıl, her ne kadar çoğu zaman başarısız ve can sıkıcı organizasyonlarla kutlanıyor ve anlamsız hale getiriliyor olsa da; sadece umutla ilgili olduğu için bile özeldir. firuzağa'mın ana caddesi ve küçük sokaklarında koşturmaya başlayan insanları, yavaş yavaş duyulmaya başlayan sapsarı nergis kokusu ve küçük kırmızı toplu çiçekleri ile. kimi felaketleri, ardı arkası gelmeyen bekleyişleri ile de hatırlanıyor olsa bile, arkada kalan senenin benim için ne denli özel olduğunu bilmeyen yoktur. yıllarca bekledikten sonra her şeyin az çok yoluna girebiliyor olduğuna, kötülerimizden kurtulabilme, huzura doğru değişebilme potansiyeline sahip olduğumuza inandırdı beni 2011, bu yüzden onu sevdim. dahası az önce bero'ya anlatmaya çalıştıklarımın bile ötesinde, elbette kıyamet kopmazsa koşuluyla, bir sürü hayalim de var gelecek olan için.

"tanrı size istediğiniz insanları değil, ihtiyacınız olan insanları verir.
öyle ki bu insanlar size yardım edecek, sizi incitecek (acı verecek),
sizi terkedecek, sizi sevecek ve olmanız gereken kişi olabilmenizi sağlayacaktır." (lao tzu)

başak, senden araklayıverdim. dün -tabii tanrı inancının oldukça ötesinde- evrenin sarkastik müzik zevkinden bahsediyorduk. çalmaya başladığında küfürü bastığımız yüzlerce şarkı oldu belki bugüne kadar, clint mansell'inden tut, ólafur arnalds'ına, death'e, marillion'a falan kadar. yeri gelip de o şarkının o anda çalması gerektiğini anladığımız anlar asıl beni benden alan işte, evrenin sarkastik şakalarından ziyade.

geride kalan günlere adanacak şarkının ne olduğu gayet ortada benim için. aynı geçen yıl olduğu gibi bu yıl biterken de evde, koltuğa ayaklarımı uzatmış müzik dinliyor olmak istiyorum. yaşlandığımı falan iddia edenler olabilir, ama huzur portakalda, deneyin, siz de göreceksiniz.

Çarşamba, Aralık 14, 2011

when i get sad, i stop being sad and start being awesome.

ilk kez aylar yıllar evvel test edip mükemmel çalıştığını kanıtladığım bir formüldü yukarıdaki. en azından beni kapsamakta olan dünyaya verdiğim izlenim ve bunun yarattığı sonuçlar bakımından. yoksa bugün kendimi kandırabilmem o derece kolay olsaydı uyumadan önce günün son namazını kılıp öyle girerdim yatağa, en basitinden.

bir süre evvel bir konuşmanın ortasında duyduğum (galiba yeryüzünün en tatlı görümcesi olan kişi tarafından sarfedilen) bir söz vardı. dertlerini en yakınlarınla paylaşmak bile verimli olmuyor çoğu zaman. çünkü söz konusu kişiler ikiye ayrılıyor: 1. senin sahip olduğun sorun üzerinden kendini yücelten kişiler (schadenfreude insanları) 2. conflict-sevenvebununlabeslenengiller, söz konusu durumla kendine eğlence çıkaranlar yani. bu durumda geriye yalnızca aile ya da "aile" addedilen insanlar kalıyor. hayatında böyle bir yapılanmayı oluşturabilmiş kişilere ne mutlu. ve bunun ne derece karamsar bir bakış açısı olduğunu tartışmaya bile gerek yok tabii, ama dürüst olmak gerekirse insan zaman zaman hatırlamadan edemiyor.

bazen de "bu mudur?" diye sormadan edemiyor insan, aynı şekilde. bu noktada da yıllar öncesine gidip şimdi çok uzak bir ülkede olan bir arkadaşımın, bambaşka çok uzak bir ülkede kurduğu "bazen hayatımın yarım kalmış bir başarı öyküsü olduğunu düşünüyorum" cümlesi geliyor aklıma zaman zaman. o gece elimdeki kriek'i dökmemeye çalışarak kahkaha atıp "saçmalama lan!" demiş olsam da, şimdilerde o zaman ne hissettiğini yavaş yavaş anlamaya başlıyorum. "dünya üzerinde kimse kimseyi (anlaması gereken zamanda) anlayamamıştır bu güne kadar" belki de.

sık sık belirli bir kentin çimenlerine uzanıp hiçbir şey düşünmeden gökyüzüne bakmak isteyişim bundandır.

canım çalışmak istemiyor. dahası hiçbir şey yazmadığım bir buçuk ay boyunca hala blogu her gün ziyaret eden bir sürü kişi olduğunu gördüm bu sabah. insanlar başka bir açıdan da ikiye ayrılıyor bana kalırsa. 1. devam edebilmek için birilerinin ona inanmasına ihtiyaç duyanlar 2. sürekli bir "devam edebilmek için kimsenin inancına ihtiyacı olmadığını" gösterme çabası içinde olacak kadar bu inanca ihtiyaç duyanlar. know thyself.

merhaba tekrar.

Çarşamba, Kasım 02, 2011

so say we all.

öncelikle bir itiraf; herhangi bir arayüz olmadan, bire bir meltem gürle'li üniversite yıllarım bu derece uzaktan baktığımda gerçekte olduklarından çok daha güzel görünüyorlar.

kara pelerin'i okuyalım önce bir hep birlikte.

son günlerde yazıp da yayınlamadığım çok şey var. "insanın kendisiyle başa çıkamaması kadar kötü bir şey yok" dedim dün birilerine. kendimle başa çıkabilmek için bugüne kadar bulabildiğim tek formül yazı yazmak oldu. oysa bunları paylaşmanın etkisi tam aksi yönde çok zaman. karanfili elden ele dolaştırmak gibi olsaydı keşke bu, fakat değil.

dün akşam the man from earth'ü izlerken "birileri dört yıl önce mükemmel bir şey yapmış ve ben bunun daha yeni farkına varıyorum" diye hayıflanmaktan ziyade, o kadar geniş bir bakış açısına büyük bir hayranlık ve özlem duyduğumu farkettim.

yerli yersiz coşkuları, bireysel nefretleri, parmak kadar ama balon şişkinliğinde egosu ile iki metre öteden ne denli "küçük" göründüğünün farkında dahi olmayan insanoğluna şu noktada tek dileğim onu çevreleyen dünyaya dair daha geniş bir bakış açısı olacak.

ve ben sanırım bir süre bir parça daha uzakta, en sevdiğim şarkıların kulağında, en sevdiğim nefesin, huzurumun yanında olacağım.

selametle.

Çarşamba, Ekim 19, 2011

Г

uzunca bir zamandır kusma noktasına gelmemişim demek ki.
burada kaldırımlar çoktan donma noktasına geldi. buzla kaplanmış ve bundan mart'a kadar kurtulma ihtimali oldukça düşük olan bazı kaldırımlar üzerinde olduğumu hayal ediyorum gün içinde hatrı sayılır bir süre boyunca. çünkü başka türlü katlanamıyor insan zaman zaman.
aslında benim şikayet edecek kimsem de olmuyor çoğu zaman. olsa bile şikayet etmekten pek fazla hoşlanmıyorum. en azından göreceli olarak.
ağladığımda benden nefret etmeyecek birileriyle karşılıklı sohbet etmeye ihtiyacım olabilir. karla kaplı olduğunda, hatta çamurla kaplı olduğunda dahi güzel olan kaldırımlarda kurulu kafelerde. lütfen bir el ensemden tutup kaldırıp beni oraya bıraksın. birisini çok özledim. kendi zayıflığımdan dahi çok özledim belki. kemikleşmiş her şeyden nefret ettiğimden daha çok özledim belki de.