09 Şubat 2010 Salı

kırmızı

confusion will be my epitaph
as i crawl a cracked and broken path
if we make it
we can all sit back and laugh
but i fear tomorrow i'll be crying
yes i fear tomorrow i'll be crying

08 Şubat 2010 Pazartesi

suzın

neverending stories on my mind susan! sana etmediğim küfür kalmadı, bilmeni istiyorum. hayatımın en güzel 7 ayından biri olacağını öngördüğün ikibinon yılı şubatı böyleyse zaten yol yakınken hayat yolundan dönmek en mantıklısı bence. ilk haftamız bitti, büyük projemizi de teslim ediyoruz ama hadi bakalım. kadın olmak zor, türkiye'de kadın olmak daha zor, ldr yaşamak çok daha zor, bir türk olarak ldr yaşamak hepsinden zormuş, bugünlerde bunu anladık mı? evet sanki.

miller olsa da içsek yahu. evde alkol kalmadığında çeviri yapmaya devam etmek belli bir yaştan sonra daha da zor oluyor artık. zor be gizem'm. nesi zor be seval? zor be gizem'm, çok zor. ben 25-30 arasını pek sevmedim. bitmesine de daha pek çok var, hay allah. n'apsak ki? ıtır'la oturup konuşasım var. hayatımı fast forward'la 41'e sarıp durulasım var. saçlarımı saçma bir renge boyatasım da var. hayrolsun.

07 Şubat 2010 Pazar

pain & heaven

~~
she's like the girl on the tv with the red guitar / like the girl with the dealer at the end of the bar / she's like the girl with the smile in the dream in the dark / like the girl overtaking in the open car

-susan mart'ın benim ayım olacağını söylerken konserden ve alice'ten bahsediyor olabilir miydi? mart gelsiiiiiin!

06 Şubat 2010 Cumartesi

snapshot

hava eriyip tabağın dibinde kalmış vanilyalı dondurma kıvamındayken çeviri yapmak için evde kalıyorum. babam canım sıkılmasın diye bir tabak meyve ve daha sonra da diyet kola getiriyor. sonra da gelip "bira ister misin?" diye soruyor. ı ıh istemem. sabah kendimi bir tuhaf hissediyordum, düşündüm düşündüm bulamadım nedenini. sonra sigara içtim geçti. six degrees of nikotin bağımlılığı. aslında rüyadan kaynaklanıyor da olabilir. "arayıp bulamama" temalı kabuslar serimin son harikasını gördüm dün gece. uykuya dalmadan öncesi de ayrı bi güzeldi. üç saatten fazla -evet üç- yatakta debelendim, en sonunda tütsü gelip kaşık pozisyonu alınca uyuyabildim. galiba nefes alıp verme hareketlerine uyum sağladım bir şekilde. bunu akıl eden de ben değildim, oydu, ona gülüyorum. kedi olmak böyle bir şey işte. son birkaç günün ardından bugün bloga fotoğraf koymama saplantımın azıcık üstesinden gelmeye çalıştım. ah pek güzel de oldu. nazarı değecek olanlara pre-beddua ediyorum haberiniz olsun, ki benim ettiklerim sağlam tutar, bilen bilir. gibi bir cümlenin ardından bir de bugün ilk kez birisi bana forward etmeden açıp susan miller okudum. gibi bir cümle kurayım. kanımdaki östrojen miktarını gelin hep beraber hesaplayalım. eğer o linkleri her ay forward eden insanların saçma everyday happiness durumlarının ardındaki neden susan miller'ın her ay aynı optimizmle bu insanları yemesiyse, bırakın öyle olduğunu söylemeyin de iki gün idare edeyim bu gazla. anyway. kızlardan bir grup fransız sokağında türkçe pop dinleyecekmiş bugün. şu anda. ya da birazdan. ı ıh gelemem. benut çıksak mı dedi sonra. fındık shot gecesiymiş. ı ıh ama çevireceğim ben. trados'un ağırlığına ve sap'nin sıkıcılığına rağmen hala ayaktayım. ama talat kendini öldürecek yakında, ondan korkuyorum. dayan bebeğim.

София

~~

evinden bu kadar ayrı kalmamalı insan.
ne kadar özledim, kaç tane rüya gördüm, kaç sabah -15 derecede uyandım, kaç dilek tuttum hesaplayalım mı?

artık gitmem lazım evime.




(it & göt - ares ve hermes koyardım ben olsam adlarını. ama zaten şantiye köpeği için pek uygun adlar değildi, hm? çok güzeller ama yaa, çok.
sen de sevgilim.)

05 Şubat 2010 Cuma

let's pretend.

şu blog olayı çok komik bi' hal aldı lan artık bazı açılardan, düşünüyorum da arada. bir süre önce irem'le birbirimize söz verdik mesela. o tuttu mu sözünü bilmiyorum, ama muhtemelen tutmamıştır. eh, ben de tutmadım bu gece. zaten bir süredir kendi kendime de diyorum hep, don't give a fuck about them. yoksa hayat geçmez böyle bebişim. en azından geçirmeyi planladığın biçimde geçmez. şemsiye alacaktım bugün mesela tbox'tan. en rengârenginden bi' tane. sırf onun için galatasaray'dan değil meydan'dan gittim hatta yolumu uzatıp. sonra kapıdan geri döndüm. yok dedim almıycam bi' tane daha. gerekirse djarum'u arar onda unuttuğumu geri alırım onbir ay geçmiş olsa da aradan. ama yok lan. djarum'la falan konuşamam şimdi bi şemsiye için. dursun orda, beni hatırlatan bir şey olsun ömrünün geri kalanında. aman yareppi sarhoş kafayla post yazmak süpper bir şeymiş. on aydır hiç yapmamış olmam şaşırtıcı değil mi sizce de? sarhoş olunca neden hemen hesaplayan adamlar moduna geçiyorum ben peki ha? şemsiyeden jartiyere serbest çağrışım yaptım, onu diyecektim. djarum ve şemsiye diyince aklıma jartiyer geldi. evet. "neden giydim ben bunları? nedeeeeeen?" gözyaşları kurumadan gülme krizine girmek şahane bi' ruh hali lan. dilerim ki hepiniz bir gün yaşayasınız. bara oturur oturmaz çift tekila shot isteyen bi' hatun vardı bugün. dj when i'm gone çalana kadar durabildi. ağlayarak attı sonra kendini dışarı. "gitme bak, otur, konuşalım" dediysem de dinlemedi. "gidicem ben" dedi ağlayarak ve gitti. şemsiyesi vardı elinde, yere düşürüp duruyordu, aldı gitti sonra, bi' yerde unutmuştur kesin onu bu gece, daha evine dönebildiyse tabii. keşke otursaydı da konuşsaydık. ikibindokuz bitmiyor falan derken şubat geldi lan. hayatımın tadı tuzu tüm kova kadınlarının ayı. önümüzde bol hediyeli, bol çikolatalı pastalı birkaç hafta var demek oluyor bu. "bu sene plan yapmayalım"lara başladı yine han'fendi. belli ki sürpriz parti beklentisi içinde. iki senedir hazırlık aşamalarında hep berlin'de olduğum ve dolayısıyla organizatör kimliğimi konuşturamadığım için bu sene beklenti had safhada bence. geçen gün sarhoşken kendisi için özel tag beklentisi içinde olduğunu da dile getirdi. kimseyle aynı kefeye konmak istemezmiş kendisi. bu bahaneyle onu da yerine getirmiş olalım hadi. bu arada fındık votkayı belli bi süre bekletmek gerekiyormuş buzlukta. bugün sinan abi'ye sordum. öyle jeltsin'le monin fındık şurubunu bardağa koyup içersen olmazmış tabii. merve'yi özledim lan. berlin'i de özledim fena halde. oluyor böyle arada. alışık olmadığımız şeyler değil bunlar. şu an içinde bulunduğumuz hiçbir şey alışık olmadığımız bir şey değil, di mi kuzum? öyle öyle. öyle işte. tekila shot yaptım bugün. cake style. arkasından dj old and wise çaldı. ağlamayacağım dedim, ağlamadım. echoes falan, sonra da eve geldik işte. geldim yani. onlar gittiler evlerine. faik amca bile hatunla gitti. neticede o da bir insan. mart gelince ben de girerim "bu sene plan yapmayalım" havalarına. beş martta falan başlarım söylemeye. ama ben tripsel yaklaşmıyorum han'fendi gibi olaya. öyle ışıklar kapansın, garson pasta getirsin falan muhabbetleri, aman diyim, sakın ha. fenriz doğumgünümü bozcaada'da kutlayalım bu sene dedi. ne güzel olmaz mııı? oluuur. benut da olur. bu sene yirmiiki mayıs'ta ben de berlin'de olmam zaten. hatta berlin'de hard rock cafe'de hiç olmam. ikide bir dışarı çıkıp telefonla hiç mi hiç konuşmam bile. bozcaada'da bir elimde şarap bir elimde huzur deniz kenarında olurum. oh mis. sonra yaz gelsin sahil geceleri başlasın. sonra ekim gelsin "acaba seneye nerde kutlarız ki?" diye sorayım. ekim evet. sonra yeniden şubat falan gelir, yaşlanır gideriz işte böyle. öyle de bir geçer zaman ki işte. i don't give a fuck demiş miydim? bir daha mı diyeyim? aynı şeyleri tekrar tekrar söylüyosun sevooool. sarhoşum dedim ya canımın içi.

03 Şubat 2010 Çarşamba

kyoto syndrome

kyoto song'da kendini fazlasıyla belli eden şahane bir nick cave tınısı var ki, benim için son derece ironik bir durum bu. hani head on the door'un geri kalanından bariz şekilde farklı ama bir yandan da kyoto song olmasa head on the door head on the door olmazmış gibi gibi.

tamamen benim berlin'e dair kişisel deneyimimden de kaynaklanıyor olabilir bu tabii ki, ama robert smith dünya üzerinde herhangi bir yere yakışacaksa o şehir sadece berlin olabilir gibi geliyor bana. "popüler kültürün gloomy çocuğu" deniyor ya kendisi için, popüler kültürün gloomy atmosfer içinde berlin kadar şahane durduğu başka bir şehir de zor bulunur desem. abartmış olmam ki bence. kyoto song da öyle ya hani, popüler olmaya fazlasıyla yatkın, boşvermiş, "ben yaptım oldu" kafasında, karanlık ve acılı bir taraftan, robert smith gibi aynen hani, nick cave gibi de.


from her to eternity'nin 84, yukarıdaki karelerin 87 ve head on the door'un 85 yapımı olduğunu göz ardı etmek de olmaz tabii ki. benzer kafalardan çıkan işler zaten o nedenle. fazlasıyla klişe bir deyişle "şehrin ruhu" kavramını tasvir etmesi bakımından -bence- daha ötesi olmayan wim wenders'ın, schwarzweiß ve bunt'un tam ortasında sigarasını tüttürüp şarkısını söyleyen nick cave'in, karşıdan bakıldığında berlin'in aslında çoktan geride bıraktığı, ama gerçek anlamda berlinli olan herkesin berlin'i berlin yapan şey olduğunu iyi bildiği o stalker ruhunun ve uzantısında underground kültürünün ve tabii beraberinde getirdiği tüm çağrışımlarla the cure ve robert smith'in birleşip düğüm olduğu noktada uzun uzun durdum, izledim, dinledim bugün.


"it tells me how it feels to be new

a thousand voices whisper it true
it tells me how it feels to be new
and every voice belongs
every voice belongs to you"


bu işte, üçe çeyrek kala bir kabustan uyanıp, kırmızılara bürünüp sokaklara atmak kendini. ilk önce bir freak show izlenimi yaratan, ama kısa sürede sarıp sarmalayıp seni içinde eriten o kalabalığın ortasında elinde bira şişesiyle kendini müziğin ellerine bırakmak. sabah hangi zeminde uyanacağını bilmemek pahasına. berlin. und der himmel drüber.

02 Şubat 2010 Salı

S.

Slip through your fingertips / Speak from your heart / don't let it Slip through your fingertips / Search for the feeling in it

01 Şubat 2010 Pazartesi

there ain't nobody left but us these days.

içimdeki küçük emo çok enerjik bugün. tüm gece these days dinledim bilmem kaç kere baştan sona. eski posterleri arayıp bulup duvarlara asacağım birazdan, o derece. bon jovi posteri diyince aklıma gelen ilk görüntünün ortaklar'da bir ev, hatta açık konuşmak gerekirse aysu'nun eski odasının kapısı olması ne kadar güzel bir şeydir bilir misiniz, ya da anlar mısınız ki?

"keep the faith."

feysbuk'ta birilerinin wall photos albümünde "hadi hepiniz bundan sonra her dinleyişimde bana sizi hatırlayacak bir şarkı adı söyleyin" yazılı bir resim gördüm, albüm sahibinin çeşitli arkadaşlarıyla etiketlenmiş halde. küçük emo tabii ki bu resme tepkisiz kalamadı, ki kendisi şu anda bana bu postu yazdırmakta.

öyle feysbuk'a şarkı adı yazmakla olmuyor işte o işler. zira her dinleyişimde bana belirli birini anımsatan tüm şarkılar, o kişinin beraberinde belli bir an ya da görüntüyü de getirir aklıma. yaşanmışlık olmadan olmuyor, demek istediğim o (ben yazmadım, emo yazdı).

*

love of my life, ezgi'yle birlikte içilen bir pazar öğleden sonrası portakalsuyudur örneğin, yanında tüttürülen karanfilli sigarası ile beraber.

pervane, bol yağmurlu bir bostancı akşamında eve dönmeye çalışırken gizem'mden gelen bir sms'in içinden çıkar her dinlediğimde.

winter, hatırlayamadığım bir kişi minerva ve beni arabasıyla salacak'tan üsküdar'a bırakırken o kısacık yolda radyoda çalan ve en sevdiğim dizesinde şöyle en manalısından bir bakıştığımız şarkıdır.

voice of the soul, avrupa'dan asya'ya geçerken, boğaz köprüsü üzerinde, saygın'ın kolunu sıkarak ve kalp atışları eşliğinde dinlenir her defasında.

green grass, benut'un arka odasında -henüz şişman bile yokken- elde bol sütlü bol şekerli kahve fincanıyla mırıldanarak söylenir. kavun kokar.

this heart of mine, berlin'deki odamda, fenriz'le bir geceyarısı sözlük mesajlaşmasının ardından sabahlara kadar defalarca dinlenendir.

poison, damarlarında zehir akan, acı çeken, teatral gökanküre'nin ta kendisidir.

biz nereye, yanıtlardan çok sorulara değer verdiğimiz berlin gecelerinde, çiğdem'in odasında çalar ardarda, defalarca.

november rain, şarkının orta yerinde kocaman açtığı ıslak gözleriyle yanıma gelip öylece yüzüme bakan ıtır'ı anımsatır her dinleyişimde.

holiday, bırak mesajlaşmayı, yüzünü bile görmediğim birkaç senenin ardından yolda kulaklıklarımla kendisini dinlerken murat'a enerji gönderebilmemi ve karşılığında bana yıllar sonra sms yollamasını sağlayan şarkıdır.

bunları sıralamaktan ben kolay kolay sıkılmam. ama okuyan için çoktan sıkıcı hale gelmiştir zannedersem. ayrıca bunların belli dönemleri, iki ya da daha fazla kişiyle paylaşılan anıları anımsatan versiyonları da var. don't cry var, hollow years var, separate ways var, mr. roboto var, sana dair var, those were the days var, happy up here var, agora meyhanesi var, elveda var. çok var işte.


- kendisini en sona bıraktıysam aklıma son gelen olduğundan değil tabii ki. onbeş yılın ardından artık yan yana geldiğimizde beyin gücü kullanarak istediğimiz şarkıyı dahi çaldırabiliyor olmamızdan. kolay değil bir tanesini seçip yazmak. ve evet, sessiz berraklık, huzursuzlandığım her an içine girip huzur bulabildiğim bir yer artık (there is nothing gay about it). şayet seçmek gerekirse, o elbette.


aggression is good.

ilkindeki agresif tavrımı "hepinizi sıraya dizer s.kerim" edasıyla ikincisinde de devam ettirdiğim için kendimle gurur duyuyorum açıkçası. iyi oldu bence cidden. her şerrin altında bir hayır vardır inancını çeşitli ortamlarda ayakta tutmak benim için misyon haline geldi desem bile yeridir hatta.

evden kulaklarımdan dumanlar çıkar halde kendimi dışarı atıp o meşhur mülakat ortamlarından birine yerleştiğim andan itibaren duvara asılmak üzere neden o kandinski tablolarının seçildiğini, oturmak için tekli veya ikili koltuklardan hangisini seçtiğinden ne gibi sonuçlar çıkarılabileceğini falan düşünen bir insanın karşısına geçip "ayrıntıya mı önem verirsin, bütüne mi?" gibi bir soru sormalarına kahkaha atarak cevap vermeyeyim de ne yapayım, söyler misiniz? bugün saat dörtte ayrıntıya verilen önemin getirileri ve götürüleri hakkındaki bir konuşmayı benden daha güzel domine edebilecek bir insan yoktu, bu konuda da iddialıyım.

tiye almaktan öte bir mutluluk da yok hani. dedim ya bir ara zaten, artık eskiden anlayamadığım bir sürü şeyi/kişiyi anlamaya başladım diye. kendiliğinden. peter bishop "frustrated romantic" derken bunu mu kastediyordu bilmiyorum ama, kendimi inanılmaz cynical hissettiğim o anda "suit up!" modu içerisinde olmak kesinlikle gülümseticiydi benim için (böyle arkasını dönüp barney stinson göz kırpma hareketi yapıyor yazar bu noktada). diziler hayatımda kayda değer bir yer kaplıyormuş aslında demek ki. bunu da anlamış olduk aslen mülakat konulu olması gereken bir yazının bu noktasında.

konuyu bu denli dağıttıktan sonra tekrar bağlamaya hiç kasmadan, bugün dua ve benzeri şeyler eden herkesi öpüyorum bol bol yanaklarından.