içimdeki küçük emo çok enerjik bugün. tüm gece these days dinledim bilmem kaç kere baştan sona. eski posterleri arayıp bulup duvarlara asacağım birazdan, o derece. bon jovi posteri diyince aklıma gelen ilk görüntünün ortaklar'da bir ev, hatta açık konuşmak gerekirse aysu'nun eski odasının kapısı olması ne kadar güzel bir şeydir bilir misiniz, ya da anlar mısınız ki?
"keep the faith."
feysbuk'ta birilerinin wall photos albümünde "hadi hepiniz bundan sonra her dinleyişimde bana sizi hatırlayacak bir şarkı adı söyleyin" yazılı bir resim gördüm, albüm sahibinin çeşitli arkadaşlarıyla etiketlenmiş halde. küçük emo tabii ki bu resme tepkisiz kalamadı, ki kendisi şu anda bana bu postu yazdırmakta.
öyle feysbuk'a şarkı adı yazmakla olmuyor işte o işler. zira her dinleyişimde bana belirli birini anımsatan tüm şarkılar, o kişinin beraberinde belli bir an ya da görüntüyü de getirir aklıma. yaşanmışlık olmadan olmuyor, demek istediğim o (ben yazmadım, emo yazdı).
*
love of my life, ezgi'yle birlikte içilen bir pazar öğleden sonrası portakalsuyudur örneğin, yanında tüttürülen karanfilli sigarası ile beraber.
pervane, bol yağmurlu bir bostancı akşamında eve dönmeye çalışırken gizem'mden gelen bir sms'in içinden çıkar her dinlediğimde.
winter, hatırlayamadığım bir kişi minerva ve beni arabasıyla salacak'tan üsküdar'a bırakırken o kısacık yolda radyoda çalan ve en sevdiğim dizesinde şöyle en manalısından bir bakıştığımız şarkıdır.
voice of the soul, avrupa'dan asya'ya geçerken, boğaz köprüsü üzerinde, saygın'ın kolunu sıkarak ve kalp atışları eşliğinde dinlenir her defasında.
green grass, benut'un arka odasında -henüz şişman bile yokken- elde bol sütlü bol şekerli kahve fincanıyla mırıldanarak söylenir. kavun kokar.
this heart of mine, berlin'deki odamda, fenriz'le bir geceyarısı sözlük mesajlaşmasının ardından sabahlara kadar defalarca dinlenendir.
poison, damarlarında zehir akan, acı çeken, teatral gökanküre'nin ta kendisidir.
biz nereye, yanıtlardan çok sorulara değer verdiğimiz berlin gecelerinde, çiğdem'in odasında çalar ardarda, defalarca.
november rain, şarkının orta yerinde kocaman açtığı ıslak gözleriyle yanıma gelip öylece yüzüme bakan ıtır'ı anımsatır her dinleyişimde.
holiday, bırak mesajlaşmayı, yüzünü bile görmediğim birkaç senenin ardından yolda kulaklıklarımla kendisini dinlerken murat'a enerji gönderebilmemi ve karşılığında bana yıllar sonra sms yollamasını sağlayan şarkıdır.
bunları sıralamaktan ben kolay kolay sıkılmam. ama okuyan için çoktan sıkıcı hale gelmiştir zannedersem. ayrıca bunların belli dönemleri, iki ya da daha fazla kişiyle paylaşılan anıları anımsatan versiyonları da var. don't cry var, hollow years var, separate ways var, mr. roboto var, sana dair var, those were the days var, happy up here var, agora meyhanesi var, elveda var. çok var işte.
- kendisini en sona bıraktıysam aklıma son gelen olduğundan değil tabii ki. onbeş yılın ardından artık yan yana geldiğimizde beyin gücü kullanarak istediğimiz şarkıyı dahi çaldırabiliyor olmamızdan. kolay değil bir tanesini seçip yazmak. ve evet, sessiz berraklık, huzursuzlandığım her an içine girip huzur bulabildiğim bir yer artık (there is nothing gay about it). şayet seçmek gerekirse, o elbette.